TEŞEKKÜRLER
Ekrem DÜZCAN
Necat DÜZCAN
Betül DEMİRCİOĞLU
Fatih TOKOZ
Mustafa ŞAHİN
Dursun KUZUCU
Erdem ŞAHİN
İbrahim PEHLİVAN
Yasin KUZUCU
Seyfullah AKKAYA
Abdurrahim DÜZCAN
Nevzat ŞAHİN
İsmail ŞAHİN
Janberk ARIKAN
Nurettin ŞAHİNKAYA
İbrahim KUZUCU
Kenan ŞAHİN
Ferhat Taşlıçukur
Kenan TUNÇ
Aziz Şener
Bekir PARLAK
Tercan KESKİN
Cengiz ŞAHİN
Ferhat AKDEMİR
Naim YILMAZ

ÜNLÜ ÇERKEZLER

UNUTMADIK
SALİM -HAYRİYE DÜZENLİ
HAŞİM DÜZENLİ
RÜŞTÜ ŞAHİN
ÖZCAN ŞAHİN
Recep Parlak
Bayram KAYNAR
FATMA ALTUN
HACI MIRZA ALTUN
ZEKİYE ALTUN
SABİT ŞAHİN
ŞABAN ÖNCÜL
HACI NİHAT ŞAHİN
FAHRETTİN ŞAHİN
MIRZA ŞAHİNKAYA
FAİK ŞAHİN
YAŞAR ÖZBOZKURT
SEFER MADEN
HİCRETHAN MADEN
MEHMET ŞAHİN
AHMET YILMAZ
DEVLET ŞAHİN
EMİNE ŞAHİN
SAMİ KAYNAR
RECEP DÜZCAN
ZİYA DÜZCAN
HACI HAMİT KUZUCU
HANİFE KUZUCU
NURİYE KUZUCU/BABUH
HACI OSMAN KUZUCU/DIDIM
EKREM KUZUCU
AHMET PEKTAŞ
İBRAHİM PEKTAŞ/POOT
MEVLÜT KUZUCU/ABECÜK
ŞEVKET TAYMAZ
YAŞAR KUZUCU
DURİYE TAYMAZ/KUZUCU
Gazibey YILMAZ
Mırza YILMAZ
Enver YILMAZ
Arslan YILMAZ
Üzeyir YILMAZ
Dışenour YILMAZ
Niyazi YILMAZ
Nihat YILMAZ
Osman İZCİ
Hacıhan İZCİ
Zabit İZCİ
Hacı Ömer İZCİ
Nazım DOĞAN
DıgheNeuh Melek YILMAZ
HAMİT ÇAM
dursun özboskurt
GAZi KUZUCU 20.01.2011
GAZİ KUZUCU
niyazi maden
murat pehlivan
KAŞİF ŞAHİN
NEDİM ŞAHİN
çurey tahir keskin
çurey mahir keskin
çurey rasim keskin
SEFER ŞEN
MAMUK MADEN
ESRA ŞAHİN
Fuat KESKİN - 11.02.201
ASAF SARACOGLU
ÜmmüGülsüm
CAHİT ŞAHİNKAYA
HAYDAR ŞAHİNKAYA
Yaşar Maden
MIRZA TEKBAS
cemal öztürk
seher ŞAHİN
Curey Mirza Keskin
Curey Hilmi Keskin
FUAT ŞAHİN
ALİ FİDAN
SALİME PEKTAŞ
KURTÇA PEKTAŞ
TAHSİN PEKTAŞ
ZAHİDDİN KAVALCI
CENNETHAN PEKTAŞ
RAZİYE KAVALCI
ASLAN PEKTAŞ
NACİYE ŞAHİN
KAŞİF ŞAHİN
CELİL ŞAHİN
Hayrettin İNCİ
NAZIM PEHLİVAN ,NAZIM D
Nuh ÖZTÜRK
KURTÇA ÖZTÜRK
CEMAL ÖZTÜRK
Naciye Öztürk
NACİYE ÖZTÜRK
ASLI MADEN
KEMAL MADEN
EKREM MADEN
HAYRİYE KARABULUT
MİNEVER MADEN
Zahit KAVALCI/05.01.199
fatma zule nart
Celal ALTUN
Naciye ÖZTÜRK
NEŞET KESKİN
Ali ŞENER
ALİ ŞENER
NAZMİYE ŞENER
RIZA ŞENER
CEMİL ŞAHİN
İzzet ÇAM
cahit fidan
AHMET FİDAN
ALİ FİDAN
HASAN FİDAN
osman,hasan fidan.
hanife sarıer.
sabri,nuri sarıer.
BİBAK TABURHAN
BİBAKahmet,paşahan
Hurşit MADEN
yasar ertürk
SÜLEYMAN TUNÇ
SÜLEYMAN TUNÇ
SELAHATTİN ŞAHİNKAYA
MIRZA ŞAHİNKAYA
MIRZA ŞAHİNKAYA
CAHİT ŞAHİNKAYA
İBRAHİM PEHLİVAN
CAFER PEHLİVAN
HALİL ŞAHİN
NEŞE ÖZTÜRK
ZABIT MADEN
Çurey Neşet Keskin
İSMET ŞENER
Mahir MADEN
ZİYA BULAT
İZZET KESKİN
DURSUN ATEŞ
RAZİYE ATEŞ
DANİŞ ATEŞ
OSMAN FİDAN
ŞERİFE FİDAN
NURİ SARIER
NAZİFE ÖZDEDE
AHMET ÖZTÜRK
CAHİT ÖZTÜRK
MUZAFFER ÖZTÜRK
SAYGIN GENÇAY
DURSUN TEMÜRCİ
kutçakaynar
BAHRİYE ÇEVİK
CEMAL ÖZTÜRK
KURTCA ÖZTÜRK
NACİYE ÖZTÜRK
mehmet ateş
HİKMET ATEŞ
NECATİ ATEŞ
RUŞEN ŞAHİN
GÜLFİYE ŞAHİN
Çurey Asım Keskin
Cemile İZCİ
Abbas ŞAHİN
Cemile KARPUZ 04.02.201
Rasim KESKİN
Mazhar DURMAZ
Müslimet DOĞAN
Celal DOĞAN
Adnan KAYNAR
Nazım DOĞAN
Osman DOĞAN
GÜLİZAR ŞENER
Tahir Keskin
MAHİR MADEN
koray korkmaz
ALİ BOZKURT
KAMİL BOZKURT
SAHİM ŞAHİN
SElamın Aleyküm TAvşand
recep kaynar
Özcan Doğan
SADİYE DÜZENLİ KAĞIZMAN
ilhan şener
erhan sener
Fatih OĞUZ
HALİT TÜRK
ilhami bozkurt
Neziha Aksu
Osman AKSU
Kamil AKSU
ERHAN ŞENER
KEMAL MADEN
HANİFE MADEN
CEMİLE KARPUZ
RECEP KAYNAR
selin gizemm
selin gizemm
hilal cansu
MURAT PEHLİVAN
NAZIM PEHLİVAN
MECİT PEHLİVAN
MUZAFFER PEHLİVAN
Şaban KARPUZ - 1977
Makbule KARPUZ
MUZAFFER MADEN
murat tunç
HASAN SÜNEL
ENVER APAYDIN
HAMİT MAMUH
KAMİL DÜZENLİ
ORHAN DÜZENLİ
Zahit Kavalcı
Hıdır YILDIRIM
erdal şahin
çürey zülfiye keskin
çürey zülfiye keskin
HAYRETTİN ŞAHİN
Nurettin ALTUN
mırza maden
mırza maden
HASİBE MADEN
İSMET MADEN
Neriman TÜRKOĞLU
Metin ŞAHİNKAYA
Faruk ŞAHİNKAYA
Fehmi ŞAHİNKAYA
NİYAZİ BİLİCİ
Zahittin Kavalcı
Kurtça KAYNAR
Adeviye KAYNAR
çürey Altan KESKİN
HANİFE MADEN
ZARİFE MADEN
ibrahim-cennethan pehli
Selahattin ATEŞ
SABİT ŞAHİN
HACI NİHAT ŞAHİN
NAHİDE ŞAHİN
ÖZCAN ŞAHİN
FAHRETTİN ŞAHİN
ömer pehlivan
murat pehlivan
MAMUK BEY
KEMAL ŞAHİN
RUMİYE KUZUCU 14.02.201
Cihat KESKİN 18/082015
AYHAN KESKİN
Cemil Akdemir


KISA MESAJ
“Köyümüzle ilgili haberlerin ve duyuruların cep telefonunuza ücretsiz olarak kısa mesaj gönderilmesi için lütfen Adınızı – Soyadınız aşağıdaki forma yazarak gönderiniz. Ayrıcı cep numarasını bildiğiniz tüm akrabalarınızı ekleyebilirsiniz”
Adı Soyadı
Cep Telefonu

Tavşandağı FM

ANKET
Birinci derece akrabanız olmayan köylüleriniz ile en son ne zaman görüştünüz?\"





Ali ÇUREY - 3




Necat DÜZCAN

Sevgili hemşerilerim ilk iki bölümü sitemiz köşe bölümünde yayınlanmış bulunan köyümüz halkından(Ben üç köyü ayıramıyorum) ve de kanımca köyden ilk gurbete çıkmış bulunan bir adige gencinin hayatının nasıl bir aidiyet arayışı içerisinde geçtiğini ve bu arayış sonunda yolunun Ata yurdu Kafkasya'ya çıktığını ve orada buluştuğu akrabalar ile yaşadığı duygu dolu anıları yaşadığını göreceksiniz.

 

            Gurbette bulunan her adige genci farkında veya farkında olmadan aidiyet ve vatan özlemi içerisinde bulunduğunu, yaşamından bir kesit bulacağını düşündüğüm Akademisyen, Araştırmacı_Yazar Emekli Subay Ali ÇUREY Abımızın "HAFİTSE MUHAMED ÇERKS BİR GZETECİ" kitabının üçüncü bölümünü aşağıda istifadenize sunuyorum.

 

            Ve yıl 1990 Gezegenimizin egemenleri olan çevreler müthiş değişim haberleri ile sarsıldı. Evet, haber gerçekten müthişti.

 

            Seksen yıllık S.S.C.B.Yıkılmıştı. Tüm dünya emekçilerinin kurtuluş umudu olan sosyalist sistem, bir gecede çöküverdi. Bir sabun köpüğü ve bir saman alevi gibi sönüp gitti. Her görüş ve inançtan insanlar, bu çöküşü bin bir çeşit gerekçe ile açıklamaya çalışmışlarsa da gerçek hep gizli kaldı. Her devirde ve her zaman olduğu gibi geri kalmış toplumların hep bebek kalmış beyin takımına daha uzun zaman çiğneyebilecekleri eşek derisinden mamul sakız bırakarak çöküp gitti. Şimdilerde o malûm sakız daha ne zamana kadar çiğnenecek tanrı bilir.

İşte bu toz duman içinde, bendeniz ve benim gibi Ata yurdu özlemcilerine bir fırsat doğdu. Gidip orayı görmek veya tamamen oraya dönmek. Telaş ve heyecan sardı tüm dönüşçüleri. Dahası, değil  "oraya dönmek" veya gitmek bu sözleri duymayan ve hatta duyduğunda tüyleri diken diken olan ve dönüşçülere zamanın deyimiyle "GO MUNİST" diyenler hiç zaman kaybetmeden yollara düştüler. Cebinde yol parasından başka Meteliği olmayan pek çok insan Ata yurduna koştu. Akrabalarını(Wunekoş)bulup onların evine yerleştiler. Aylarca ve hatta yıllarca onların ekmeğine aşına ve işine ortak oldular. Gıkı çıkmayan o isimsiz Ata yurtlular bu paylaşımı şeref ve namus bildiler. Yemediler yedirdiler, içmediler içirdiler. Ser verip sır vermediler. Kan kusup "Kızılcık şurubu içtik" dediler. Ama bizim Ata yurt ve Wunekoş severlerimiz bu durumdan hiç rahatsız olmadılar. Hatta daha çok hizmet ve saygı istediler. Çünkü onlar birer kahramandılar! Nede olsa büyük fedakârlık yapıp Ata yurduna dönmüşlerdi. Onun için akrabaları onları beslemek zorundaydılar. Çünkü kimisi işini ve kimisi eşini bırakıp gitmişti. Çok içten ve samimi dönüşçülerden bazı arkadaşlar içinde ailece dönmek isteyenler vardı. Onların durumu parantez içinde(özel) olmak koşulu ile istisnadırlar yapacakları tek şey breysel olarak hareket etmekti onu yaptılar. Tenzih ederim. Ne yapsın adam eşini öldüremezdi ya. Böylesi bir yurt severe her şey feda olsun. Elbet teki evlenecek. En ufak bir abartı yok bu tabloda. Hatta eksiği var. İşte böylesi bir ilişkiler yumağında bende cebime bir yol parası koyup ver elini Ata yurt dedim. Kimden aşağıyım ki boysa boy kaşsa kaş, sevgi ise sevgi, bindim bir tayyareye. Müthiş bir kasılma edasıyla koyuldum yolculuğa. Neye yalan söyleyeyim bölesi bir tayyare yolculuğuna ilk defa çıkıyordum. Korku ve endişe dolu bir uçuş yolculuğundan sonra Mineral Vodi(Min Vod)hava limanına indik. Mevsim kıştı. Hava gerçekten çok soğuktu. Buranın, yani İstanbul'un kışına göre giyinmiştim. Uçaktan inip kontrol noktasına gelinceye dek çektiğim acıyı ömrümce unutamayacağım. Suratıma çerkes kamçısı gibi vuran o sibiryanın dayanılmaz rüzgârlı soğuğu nefesimi kesmişti. Kontrol binasına girdiğimizde sıcak veya en azından ılık bir hava beklerken, dahada soğuk ve moral bozucu bir atmosferle karşılaştım. İnsanların yüzüne bakıyordum. Hiç kimsenin yüzünde değil bir insani gülücük, ılık bir insan suratı bile yoktu.  Herkes somurtkan, ağlamaklı ve hani bir dokunsan bin ah duyarsın misali. Kimseden yüz bulamadım. Kendi kendime

 

             Acaba bunların arasında hiç mi çerkes yok? Diye düşünürken aklıma birine sormak fikri doğdu. Hemen önümdekine önce çerkes ce ve sonra da Türkçe olarak, dilini ve milliyetini sordum. Yanıt Sibirya şiddetinden dehada soğuk oldu. Rusça yanıt veriyordu. Anlamıyordum. Ama suratından ve gözlerinden ne derece kızgın olduğunu sezebiliyordum. Ne söyleyebilirdim ki, yere baktım. Süt dökmüş kedi gibi oldum. Bu arada kontroller sürüyordu. Sırası gelen kontrol kabinine yaklaşıyordu.  Kabinde asık suratlı gestapo görünümünde bir görevli oturuyordu. Sırası gelenleri önce bir dakika kadar muayene ediyordu. Tepede uzun bir ayna, sağlı-sollu iki ayna mevcuttu. Yani tepemizi, sağımızı ve solumuzu aynadan, önümüzü de bizzat memur kontrol ediyordu. Arkamız Allaha emanet! İte kaka önüne sürüldüğümüz kontrol memurundan kurtulmuştum. İçimden "Oh be dünya varmış" dedim. Ama ikinci sınav başlıyordu. Beni karşılama gelecek olan Karden Muhamet ve Zeyko Ali ortalıkta yoktular. Bir Allahın kulu yardım etmiyordu. İnsanın kendi türü bir başka insanlar arasında bu denli kendisini insan dışı görmesi ve onu yaşaması ne müthiş bir çelişkidir. İki elimde iki bavul dışarı çıktım. Yalnızlık korkusu içime kadar işlemişti. Kendi kendime söyleniyordum. "Yahu zorun ne idi? Yerinden sumu çıktı da buralara düştün. Oh oldu sana aklın başına gelsin" gibi sözlerle kendimden öç alıyordum. Ağlamamak. İçin kendimi zor tutuyordum. Halim kalmamıştı kar, sis duman göz gözü görmüyordu dışarıda. Bavulları taşıyacak gücüm kalmamıştı. Yere baktım avazım çıktığı kadar bağırmaya karar vermiştim kiraz ötede bir insan sülüeti belirdi. Dikkat kesildim.

 

-Ali vere Muhamet olabilir mi?

Diye içimden geçiriyordum ki

Ali wara sesini duydum.

-sera.

Dedim. Ama o andaki durumumu anlatabilecek sözcüğü bulmam mümkün mü? Sarıldık. Öpüştük gelen Ali Zeyko idi. Muhamet Karden arabada bekliyormuş. Ali iki bavulu da kaptı. "Yürü" diye emir verdi. Araba biraz uzakta. Nedenini de sormadım. Arabaya geldiğimizin farkına varmayan Muhamet'e ince bir fırça çektik. Kucaklaşmalar. Öpüşmeler ve şakalaşmalar. Bindik arabaya üç saat sonra Çerkese gelebildik Ali lerin evine girdik. Bizi Ali nin hanımı Sveta karşıladı. Sıcacık bir ev. Sofra kurulmuş. Eve girer girmez gözüme bunlar takıldı. Sveta, kız kardeşim. Annem, Halam, yengem. Ev kendi evim. Bir insan ilk defa gördüğü bir yabancı insana bu kadar yakın olabilir mi? Sanırım çok yalın bir ifade ile bunun adı ÇERKESLİK! Beş on dakika sonra Karden Muhamet'in eşi, Çurey lerin kızı Lüde geldi. O anı nasıl anlatırım ki; dördümüzün de dili tutuldu. Sadece bilinçsizce kucaklaşıyoruz. Her birimiz hıçkırarak ağlıyoruz. Bırakıyoruz tekrar kucaklaşıyoruz. Ali nin çocukları Zavur ve Zaire uyandılar. Oları da doya doya öptüm. Zeyko Ali'nin de annesi Çuray.Velhasıl sabaha kadar uyumadık. Yedik içtik ve konuştuk. Ertesi gün şehri dolaştık. Mijey Mişa, OhtaaleksandırSaşe. Albert, Sveta'nın ablası Alla, deha pek çok insan  "Hoş geldin" demeye geldi. Ağlayanlar ağıt söyleyenler, beni okşayıp öpenler. Dram, Dram, Dram! Çerkes te bir ay kaldım. Dedelerimin çıktığı Besleney köyünü ziyaret ettim.Çurey Lamırza ilerlemiş yaşına rağmen her şeyi o kadar net hatırlıyor ki. Şaşmamak mümkün değil. Çurey Osman ve onun amcasının oğlu Urısbıy ile birlikte dörder oğulları ile sürgüne gönderilmiş. Tabi hemen aklıma gelen ilk şey

-sizler nasıl kaldınız?

Sorusu oluyor. Onu tam olarak hatırlamamakla birlikte diyor k; O iki amca. Çocuğu o zaman Çarların askerlerine kötü davranmışlar. Sürgün onlara çıktı. Ayrıca bize sonradan anlattıklarına göre insanlar birbirlerini ispiyonluyorlardı. Haklı-haksız can korkusundan. Bizler bunun örneğini Sovyetler döneminde de yaşadık.

Bir ay Çerkesk'ta Zeyko Ali'nin evinde misafir edildim. Her tülü yokluğa ve zorluğa rağmen Ali ve hanımı Sveta'nın göstermiş olduğu konukseverliği hayatım boyunca yüreğimde silinmez bir hatıra olarak taşıyacağım. O güzelim insanlara bir yardımda bulunamıyor olmam her an acı veren müzmin bir yara olarak içimde duruyor. Çünkü onlar o kadar gururlu insanlar ki yaptıklarına karşılık hissi veren her davranış onların yüreğini zedeler. Bu korku nedeniyle sadece sıcak irtibatımı koruyorum. Çerkesk şehri çok güzel, nüfusu oldukça karmaşık. Rus, Karaçay, Çerkes(Adiğe-Aboizin)ve Nogaylar. Şehrin ve Cumhuriyetin nüfus çoğunluğu Ruslara ait olmasına rağmen Karaçaylar hâkim. Turanî olan bu Karaçaylar da Çerkes düşmanlığı öylesine yerleşik ki dehşet verici. Nedeni pek açık olmayan bu düşmanlığı ikinci cihan harbinde Stalin tarafından sürgün edilen Karaçay'ların bu sürgünü Çerkes'lerin planladığına bağlamaları göstermektedir. Oysa bu doğru değildir. Aynı zamanda Kaberdey-Balkar Cumhuriyetinde ki Balkarlar içinde mevcuttur. Her iki Turanî halk Çerkeslere aynı şiddet ve derecede düşman. Bu durumdan memnun olan başka halklar da mevcut. Hatta Türkiye'den giden veya gönderilen bazı insanlar bu düşmanlığı dehada derinleştirmek için çalışmalar yürütüyorlar. Karaçay-Balkarlara maddi destek sağlıyorlar. Kitabın esas konusu olmadığı için, bu kişi veya kişileri burada açıklamak istemiyorum. Sadece onlara bir tavsiyede bulunacağım. Şayet Karaçay-Balkarı seviyorsanız onları kışkırtmayınız. Onlar Çerkeslerle aynı vatanın çocuklarıdır ve birlikte yaşamak zorundadırlar. Kan ve gözyaşından beslenen bu işsiz ve güçsüz asalakların oyununu bozacak olanlar Karaçay-Balkarın aydın insanlarıdırlar. Bir an önce bunun farkına varmalılar

Daha sonra kızım Tıjın'ıda alarak. Karaçay-Çerkes Cumhuriyetine ikinci ziyaretimi yaptım. Birincisinde olduğundan daha sıcak bir karşılama oldu. Yine Zeyko Ali ve Karden Muhamet. Kızımı bir yıl orada bıraktım. Bir yıl içinde azar azar olmak üzere Rusça ve Çerkesce öğrendi bu arada İngilizce kursuna devam eden kızım, birazda İngilizce öğrendi. Bir yılın sonunda Türkiye'ye döndü. Ama Türkiye'de mutlu değildi artık. Orayı istiyordu. Anne baba olarak aramızda durum değerlendirmesi yaptık.                                                                                                       

Sonunda Tıjın'ın istediği doğrultuda karar vererek Tıjın'ı bu defa Kaberdey-Balkar Cumhuriyetindeki Devlet Üniversitesinde okutmaya karar verdik. Kızımızda bu karara katıldı. Tıjın Üniversiteye girdi. Bende Onu ziyaret etmeye başladım. Ancak maddi sıkıntım vardı. Ona harçlık gönderemiyordum. Yol parası ayrı bir problemdi. Kalacak yerde bir başka dert. Tıjın Üniversitenin yurdunda kalmaya başladı. Ama yurtlarda iyi bir manzara içermiyordu. Buna rağmen " hiç yoktan iyidir " mantığı ile yurda karar kılındı.  Tıjın kâh yurtta kâh eş dostun evinde kalarak üniversiteyi bitirdi. Bu zaman dilimi içinde yine eş ve dosttan gördüğümüz maddî manevî yardımları burada söylememek en azından nankörlük olur. Örneğin Amcaoğlu Dursun Keskin ve aynı soyadı taşımaktan başka bir yakınlığımızın olmadığı Adil Keskin dostumun maddî yardımlarını şükran ve minnetle anıyorum. Daha önce oraya gidip yerleşen Sayın Afitap hanımın evinin bir odasını Tıjın'e tahsis ederek göstermiş olduğu konuk ve yardım severliğe teşekkürü borç sayarım. Daha nicelerine sonsuz teşekkürler.

 

            Değerli okurlar amacım bir hatıra kitabı yazmak da değildir. Ancak takdir edersiniz ki insan, maddî ve manevî değerleri ile var olan bir canlıdır. Acı ve sevincin iç içe, yan yana olduğu bir yaşam yolculuğunda her şeyi itiraf etmek ve ondan ders çıkarmak başarının anahtarıdır diye düşünüyorum. Onun için her insanın kendi yaşamından bir kesit bulabileceği yazı türünü hedefledim. Hele hele bizim gibi sürgün bir halkın çocukları olanlar için Ata Vatanın ve ora ile ilgili söylem ve eylemlerin ne denli önemli olduğu bir dönemde böylesi yazılar yazmak çok da kolay olmasa gerek. Zira halkların tarihinde kişileri kahramanlık derecesine yükselten veya ihanet çukuruna iten zincirinin bağları çok gevşektir. Geçtiğimiz bu dönem çerkesler için o bağlamda çok kritiktir. Sovyetler Birliğinin beklenmedik bir zamanda beklenmedik tarzda yıkılıp çözülmesi Çerkesler için bir süperizdir. Hele hele yabancı toraklarda yaşayan Çerkesler için sürprizden de öte hayal ötesi bir gelişme olmuştur. Dönüş ile kalış düşüncesi sarkacının gel gitinde sallanan Çerkes aydınları içinse bir sınav olmuştur. Bu sınavı kazananla ile kaybedenlerin açık veya gizli çekişmesi, diyaspora Çerkesleri kadar Atayurt Çerkeslerini de etkilemiştir. "Kim daha iyi Çerkes  " sorusunun yanıtı bu dönüş veya kalış çekişmesinde gizlidir. Atayurt Çerkesleri şu anda hayal kırıklığı içindedirler. Hatta açık açık söylenip yazılmaktadır. "Türkiye deki Çerkesler, asla buraya dönmezler ve hatta dönebilenleri bile caydırmaya çalışanlar var" demektedirler. Ebetteki bu sonuç ürkütücüdür. Şimdiler eskiden olduğu gibi dernekçilik oyununa devam edenlerin günlerini gün yapmanın dışında bir program ve plânları yoktur. Zaman zaman Atayurda veya oradan gelen kişi ve grupları ağırlar gibi yaparak eğleniyorlar. Akılları estiğinde birileri ile kafa bularak zekâlarını test ediyorlar. Hayatları boyunca Kafkasya ve Çerkeslik problemleri olmayan bu insanlar, ne yazık ki yine başrol oynamayı sürdürüyorlar. Yine zaman zaman  dinci zaman zaman Çerkesci ve yerine göre Türkiyeci hatta dönüşçü olabiliyorlar. Küsüp çekilenler, beğenmeyip dağılanlar, kısaca Mısır Çerkes Memlukları gibi Kalacak olanlar kadrosu oluştu. Haydı hayırlısı.

 

Kalemine, yüreğine sağlık Ali Abi.09.02.2010

 

 

 

 

7. YAZI

 

Yıllar sonra köyden Merzifon'a göç ettik. İlkokulu bitirdikten sonra yani 1952-57 ders yılında Merzifon'da bulunan 1.Astsb. Haz. Orta Okuluna girdim. Yine aynı yılda benzer bilgi ve söylen-çelerle yıllarım geçti. Erzincan Askeri Lisesi ve oradan da Ankara Harp Okulu, derken 1967 Ağustosunda Asteğmen rütbesi ile mezun oldum. Tank sınıfına ayrılmıştım. Bir yılda Etimesgut Tank Sınıfı Okulunda kaldıktan sonra çekilen kura sonucu İstanbul'a tayin oldum. Artık Tank Teğmeniydim. Yani sorumlulukları olan her şeye dikkat etmesi gereken bir insan.
        
       Ailem daha önce İstanbul'a göç etmesine rağmen ben İstanbul'a yabancıyım İstanbul'da bana yabancı. Ne vaki çok kısa bir zamanda İstanbul'un diğer Anadolu şehirlerine benzemediğini keşfettim. İstanbul o tarih de bile bir dünya kenti idi. İçine girdikçe çok farklı kültürlerin yan yana ve iç içe geçtiğini gördüm. Böyle bir dünyada kıta ile ev arasında sıkışıp kalmanın mümkün olmağını  içim acıyarak duyumsadım. Aile okul ve toplum. Bermuda üçgeni. Bu üçgende yaşamanın ne ifade ettiğini İstanbul'a geldiğimde öğrendim. Hangi çevreden olursanız olununuz, nereden gelirseniz geliniz. İstanbul kendi kuralları dışında kalan herkesi reddeder. Onun için farklı kültürler burada kendi aralarında örgütlenirler. Aksi durumda uyumsuzluk, yalnızlık korkusu yaratır. Ve başlarsınız kendinize uygun bir ortam aramaya. Maalesef bende uyamadım ve başladım kendi ortamımı aramaya. Ana dilim Çerksce idi. Aile içinde Çerkeş töreleri geçerliydi. Her şeyimiz Çerkeşlik üzerine olurdu. Sohbet, arkadaşlık, flört. Aileden aldığım ilk öğreti bunlardı. Okul ve toplum bu temel üzerine bazı şeyleri inşa etti. Ama temel öğreti sürekli olarak tazeliğini korudu. Bundan hiç kurtulamadım. Belki bunun nedeni okul sırsısında YAŞAR SEYMEN isimli bir Yedek Subayın "Çerkesçe" konuştuğum için bana verdiği cezadır. Böyle karmaşık durumlar içinde, bu koca kentte bana benzeyen ve benden olan insanları aramaya başladım. Daha önce Ankara'da okurken tanıdığım Çerkeş arkadaşlar ve Kafkas Kültür Derneği mensupları ile bir çevrem olmuştu. Ama sadece hoş vakit geçirmekten öte bir şey vermedi bana.
 
       Ancak merhum Sayın İzzet Aydemir'in o gün koşullarına göre çok uç sayılabilecek"Babayurduna dönüş" söylemi dışında elle tutulur bir hedef kavram yoktu.
 
       Görevim gereği İstanbul-Üsküdar'da maddi imkânlarıma uygun bir ev kiraladım. Bu evde Bağlar başı Kafkas Kültü Derneğine yakındı. Fırsat buldukça derneğe gidip gelmeye başladım. Kısa zamanda çok değerli genç arkadaşlarla tanıştım. Kimileri öğrenci ve kimileri de çeşitli iş kollarında çalışıyordu. O günlerde sağ-sol düşüncesi zirvede idi.mutlaka birine yakin olmak, en azından birilerine öyle görünmek zorunlu hale gelmişti. Tıpkı bu gün olduğu gibi. Şimdi moda dindar görünme. Herhalde Türkiye  insanının kaderi bu. Neye yalan söyleyeyim sol görüşü benimsemiştim. Bunda çok semimi idim ve hatta "devrim olacak herkes oturduğu evin sahibi olacak"sloganı dolaşıyordu. Bende bu inançla daha güzel daha pahallı eve çıkmıştım. Tabi hiç biri olmadı. Dernekte her türden görüş tartışılıyordu. Sol güdüşlü İnanlar çoğunlukta idi. En azından öyle görünüyordu."DÖNÜŞ" fikri iyice öne çıkıştı. Bende "DÖNÜŞ" taraftarıydım. Hatta bu fikri paylaşan birkaç idealist  arkadaşla bir yayın organı çıkartmayı kararlaştırdık. Uzun uzun tartışdık. Sonunda "KAMÇİ" isimli bir siyasi gazetenin çıkartılmasına karar verdik. Dokuz sayı çıktı. Maddi imkânsızlıklar içinde iken 12 Mart darbesi oldu. Bizde yayına son verdik. Çok tartışmalı bir yayın organı oldu. Çünkü söylemlerimizi çok aşırı bulanlar vardı. İşte tam bu günlerde yani 1971-1972 arası Karaçay-Çerkesten bir coğrafya doçenti olan Rauf Borey İstanbul'a geldi. Abartısız söylüyorum İstanbul'da yer yerinden oynadı. Herkesi bir talaş almıştı. Çünkü Sovyetlerden gelen Çerkes azılı bir komünistti. Şimdi böylesi bir komünistle görüşmek kimin haddine? Hepimiz korkuyorduk. Belli etmemeye çalışıyorduk. Ama üçbuçukda atıyorduk. Neyse korka korka derneğe getirdiler. Ona dernekte bir Çerkes düğün gösterisi sunduk.
 
       Sora bazı arkadaşlar misafiri ekonomik durumu iyi olan birkaç büyüğümüzle tanıştırdılar. Çünkü onu misafir edecek imkânı olan kişi ve aile sayısı sınırlıydı. Örneğin Rahmetli Sayın Yasin Çelikıran ve Profesör Sayın Hayrı Domaniç bunlar dan  biri idiler. Ayrıca maddi durumu iyi olmasıda yetmiyordu. Ayrıca gelen misafirle görüşmek o dönemde cesaret isterdi Çünkü onlar komüministtiler. Bu arada Av. Rahmi Tuna'nın da hakkını teslim edelim ki O da çok çile çekti. O sisli ve puslu günler su gibi akıp giderken bu defa Kaberdey-Balkar Cumhuriyetinden üç kişilik bir grup geldi İstanbul'a. KOUFO HAÇİM, HAFİTSE MUHAMED VE Somaho Sultan. Sayın Rauf Borey'dan sonra gelen üç kişi çok daha etkileyici oldu. Zira söylemleri çok farklıydı. Özellikle Hafitse Muhammed her söylem ve hareketi ile fırtınalar yaratıyordu. Çünkü Muhammed Çerkes Halkı ve onların dillerinden ve kültürlerinden söz ediyordu. Çerkesce kitaplar dağıtıyor ve çerkesçe şiirler okuyordu. Kısa zamanda dinleyen ve duyanları etkilemişti. Herkes her yerde ondan bahsediyordu."Hafitse" diyor başka bir şey demiyordu. Onun ismi artık Anayurt Kafkasya ile özdekleşmişti. Çoğu insan onunla görüşüp konuştuğunu söylerken  gururlanırdı. Hatta görüşmeyenler bu durumu kıskanırdı. Tüm içtenliğimle itiraf etmeliyim ki belki en çok etkilenen bendim. Onu tanıdıktan sonra Kafkasya'ya dönmek benim için  yaşamsal bir umuda dönüştü. Çoğu insan içinde öyle. Dönüşçüler daha çok bilendi. Tekrar altını çizerek söylüyorum ki. Bu gün Hafitse Muhamed'e burun kıvıranlar yıllarca onunla  görüşebilmek ve bir kez onunla konuşabilmek için çırpınmışlardır. Ebetteki zaman her şeyin ilacıdır. Ne vaki zaman geri gelmez, ama geçmişi inkâr etmez. Fotoğraflarsa söylenenlerin tanığıdır. O tanıkları dinlemek, anlamak ve görmek istemeyene her şeyi anlatırlar. Bu ziyarette başrol İstanbul Kafkas Kültür Derneği ve onun başkanı Merhum Sait Şardum idi. Orada geçen bir konuşmayı hatırlayanlar elbette vardır. Dernek binası daha doğrusu küçük salonu tıklım tıklımdı. Her zaman olduğu gibi ön sıralar daha önce doğmuşlara ayrılmıştı. Kürsüde misafirlerin Thamadesi KOUFO Haçım konuşma yapıyordu. Yani Ata Yurttaki yaşamlarını anlatıyordu. Kafkasya ile ilgili genel bilgiler sunmaya çalışıyordu. Dinleyicilerin çoğu arkada ayakta duruyorduk. Bir ara ön sırada oturan dinleyicilerden (Çerkesçe olarak)
      -Delikanlı bizde fabrikalar, çiftlikler ve sürüler var. Sen söylermisin bize Orada çocukları SÜNNET ediyorlar mı?
      -Salonda anında ölü sessizliği oldu Adeta mezarlıkta idik. Herkes birbirine baktı.  
      "Allah Allah buda nereden çıktı"" der gibi idik. Koufo Haçim'in sesi kesici. Yutkundu. Etrafa bir göz gezdirdi ve ekledi(Çerkesçe olarak)
      Vallahi bilmiyorum. Nasıl kanıtlamam gerekiyor.
Salon birden karıştı. Küfredenler. Salonu terk edenler oldu. Bu anı hiç unutmadım. Halen utanıyorum. Hey gidinin günleri. Geçti gitti. Sonra Türkiye'de darbe üstüne darbe oldu. Sol budandı. Dernekler kapandı. İşkence, tutuklama ve idamlar birbirini takip etti. Acı üstüne acı nice yiğitler ipe çekildi. Yılların birikimi kültür yüklü insanlar bir hiç yere yok edildi.
Vatan, millet ve din üstüne nutuklar atıldı. Ne beklenmedik yüzler ortaya çıktı. Milli birlik ve barbalık için tüm aydınlar  ve yetişmiş kadrolar tasfiye edildi.
Artık vatan kurtulmuştu. Şimdilerde ciyak ciyak bağıran ülkücü milliyetçiler. Din bezirgâncı akıncılar. Milli Türk Talebe birliği neferleri bir olup devrimci düşünce tarafı olan her şeyi ve herkesi acımasızca ezdiler ve yok ettiler. Bu arada yan çizenler, ihanet edeler, dönenler oldu. Ortalık sus pus kesildi. Ve dönem böyle kapandı.(1960-1971 ve 1980)

 

 

 

6. YAZI

 

AKADEMİSYEN, ARAŞTIRMACI - YAZAR  Ali ÇUREY'in  ''HAFİSTE MUHAMED ÇERKES BİR GAZETECI'' İSİMLİ KİTABINDAN BİR ALINTI. HEŞEHRİLERİLERİMLE PAYLAŞMAK İSTEDİM.

 

      İki katlı evimizin altı (BO)denilen ahır,üstü beş odalıydı.Dış ve oda zemini sıvaları hariç temamı orman ürünü ağaçtan olan bu köy evinin kullanımı çok rahat ve pratikti.Üst kata tahta merdivenlerle çıkılırdı.Merdivenin son basamağından itibaren beşaltı merte uzunluğunda,iki metre genişliğinde yine tahdadan mamül balkona çıkılırdı.Bu balkondan bir kapı,iç odaları ikiye bölen uzun ve geniş bir höle,bir diğer kapıda içiçe geçmeli misafir odasına açılırdı.Hemen hemen her çerkes evinde olduğu gibimisafir odası zamanın koşullarına göre lüks sayılabilecek bir donanıma sahipti.Pencereleri çift camlı ve çift kanatlıydı.Odanın her köşesi günün her saatide ışık alırdı.Çift kapılı ceviz ağacından oymalı gömme dolapları vardı.Dolabın bir böçlümü banyo için,bir diğer bölümü misafirlere ait yatak ve  banyo takımları için ayrılmıştı.Koyun yününden mamül yorgan,döşek,yastık ve yatak örtülerive yüz havlusu bir sandık içinde muhafaza edilirdi.Bir başka sandıkda çay,şeker ve saadece misafirlere çıkarılan yemek takımı saklanırdı.Misafir sayısına göre yatak veya yataklar yere serilirdi.Misafiler tek ailenin ağrılayamacağı kadar çok olursa komşular arasında pay edilirdi.Bu süreç kendiliğinden işleyen bir mekanizma gibiydi. Oda pencerelerinin on santimrtre altında başlamak üzere oda duvarları uzunluğnda simetrik olarak seksen santimerte genişliğinde,atmış santimetre yüksekliğinde tahdadan iki sedir mevcuttu.Bu sedirin altı boş dururdu.Açılabilen kapıcıkları vardı Onun içinde çok muntazam olarak kesilmiş odunlar ve onları tutuşturmak için çıralar mevcuttu.Oda da mevcut şömine çok soğuk havalarda sabaha kadar yakılırdı.Sözkunusu odunlar misafirlerce gerektiğinde kullanılırdı.Sedilerin üstünde koyun postekisi ve onlarla birlikte tavuk tüylü köşe yastıkları  vardı.Misafirler sedirde otururlarken bu yastıklara arkalarını dayarlardı.Yemekten önce ve sonra misafirler mutlaka ellerini ve ağızlarını yıkarlardı.Bu misafilere hizmet genç kız veya erkekler tafından yürütülürdü. Bu gençler daha önce yetiştirilmiş olurdu.Misafire nasıl hizmet verileceğinin bilincinde olan bu genç insanların mahareti modern dünyanın 'GARSON' Dediği insanların hizmet anlayişlarının da ötesindeydi.Çükü olar bu işi para karşılığı değil,temamen gönüllülük ilişkisi içerdiği için daha samimi ve içten olurdu.

Yani bi menfaatleri yoktu.Tek menfaatleri ve beklentileri kusursuz hizmet vermekti.Katlı evlerde tüvaletler,holün sonunda yarım(s)şeklinde oludu.Tek katlı evlerde ise evin yüz metre kadar uzaklığında bir yerde bulunurdu.Tüvaletler de ibrik,sabun ve havlu bulunurdu.Bu bahçe tüvaletleri derin çukurlu olurdu.Ağaçdan mamül olmalarına rağmen beyaz kireç badanalı idiler.Yemek misafir odasında kurulan üç ayaklı yemek masasında yenilirdi.Bu masanın yüksekliği yerden elliatmış santimetre kadardı.Yemek yerken misafir veya misafilerin yanında ev sahibi veva yakın akrabalarından birisi eşlik ederdi.Hizmet ise bir başka genç tarafından yürütülürdü.Yemeğe başlamadan önce mutlaka bir 'HOH'yapılırdı.Bu glenek islamiyetle brlikde anlam va biçim değiştirdi.Misafilere kim olduğu ve ne zaman gideceği ve ne iş yaptığı sorulmazdı.Saadece rahat edip etmediği ve bir isteğinin olup olmadığı sorulabilirdi.Kısaca anlatmaya çalıştığım bu tablo içinde doğan ve büyüyen ben,hayatım boyunca etkisinden kurtulamadığım ama hiç bir zamanda tekrar yaşayamadığım bir anı olarak kaldı

Soğuk,soğuktan öte iliklerimi donduran bir kış gecesinde derinden gelen yanık bir köpek havlama  sesi ile uyandım.Üstümdeki yorgan ayak uçlarıma kadar kaymıştı. Tek ısıtma aracımız olan şöminede ateş çoktan sönmüştü.Kar tanelerinin ölesiye dövdüğü odnın tek penceresinden gele ölü aydınlık ise içime dayanılmaz bir korku salıyordu.Yorganı usulce başıma doğru çekerken gözlermi korkudan açamıyodum.O gece tek başıma yatıyordum.Ağabelerimi halam almıştı.O anda yamımda bir canlı bulabilmek için duyduğum arzuyu anlatabilmek ne mümkün.Yorganın altında saklanmaya çalışıyor ve gözlerimi açamıyordum.Çükü oda çok karanlıktı.O ölü ışık bile yoktu artık.Korkudan nefesimi tutmuş ,bana saldıracak ecinnileri beklerken derinden bir ses duyar gibi oldum.Kulak kesildim.Evet bir ses duyuyordum.Annemin sesi.O hiç unutamadığım sıcak anne sesi KUŞUK KUŞUK SERİ SERİ(Ortanca oğlum benim benim)anlamında bir tümce. Çok heycanlamiştım..Zira annem geliyordu. Annem yatağıma girdi.Yanıma sokuldu.Beni bağrına bastı.Öptü.Okşadı.Kokladı 'Çokmu korktun oğlum 'cümlesini bir iki kez tekrarladı.Ses çıkaramadım.Sadece daha çok sokuldum anne koynuna.O ne müthiş bir sevgi.O ne doyulmaz bir koku. Anne kokusu...

 Bana sorsalar;

  -Dünyada en güzel kokuyu tarif edemisin? diye

   Yanıtım

  -Anne kokusu olur. Evet gerçekten anne kokusu en müthiş bir çiçek kokusudur.O güzel koku ile ölümüne bir uykuya yattım.En modern ve lüks otel odalarında dahi böylesine bir uykuya ve huzuru bulmak mümkün mü acaba?

        Ertesi gün, yani sabah, her zaman olduğu gibi başladı. Kahvaltı niyetine alel acele bir şeyler atıştırmak. Kah hayvanları dışarı çıkartıp, altlarını temizlemek.

Hayvanlar karların üzerine  atılmış kuru otları yerken, sağmal olanlardan sütünü sağmak. Tabi bu annemin işiydi. Elinde kova ile annem o inekten bu ineğe koştururken, bende diğer hayvanları tekrar ahıra alıp onları yemliklerine bağlardım. Babam,ağabeylerim genellikle başka işte olurdu. Örneğin odun getirmek için ormana gitmek. Veya bir başka komşunun işine yardım etmek gibi. Tüm hayvanlar tekrar ahırdaki yerlerine bağlandıktan sonra önlerine kaya tuzu konurdu. Sonra öğlen vakti yemek, odun kırmak,kırılan odunları evin içine taşımak. Çeşmeden su getirmek gibi rutin görevler başlardı. Bunlar hemen hemen her gün tekrarlanırdı. Akşam olduğunda içimi karanlık korkusu sarardı. Ama kimsye bir şey diyemezdim. Çünkü halalrım.'Erkek adam korkmaz' derdi. Bende kendimi ona göre hazırlardım. Ama ne mümkün korkudan tir tir titrerdim. Uzun kış gecelerinde halalrım daha doğrusu babamın halaları Kafkasya'dan sık sık bahsederlerdi. Savaş hikayelerini anlatırlardı. Bazen de hıçkıra hıçkıra ağlarlardı. Ben bunlara bir mana veremezdim. Sadece üzülüürdüm.'Kıtlık'sözcüğünü Çerkesçe olarak söylerlerdi. Bunu da yıllar sonra öğrendim. Çarıkları ıslatıp. yumuşatıp,ateşte tütsüleyip nasıl yediklerini anlatırlardı. Babamın halaları Bibe.Zızu,Hacrethan'dı

Dedem Murat, Sarıkamış harekatında ölmüştü.. Öyle haber gelmişti.Hoş onunda ne kadar doğru olduğunu bilen de yoktu. Sadece onunla birlikte askere giden yetmişbeş kişiden köye sağ olarak dönebilen üç kişinin ağzından duymuşlardı. Dedem Murat'ın bu savaşta nasıl öldüğünü hep merak ederdim. Bir gün merada koyunları otlatırken, şehirden dönen ( Merzifon) köyün en yaşlılarından GUNAN dedeyi gördüm. Daha önce dedmin öldüğünü gören ve haberi getirennin GUNAN dede olduğunu duymuştum. İnanılmaz bir duygu beni zorluyordu.

      -Koş GUNAN dedeyi yakala ve ona Murat dedem nasıl öldü sor diye. O heyecan ve arzu ile GUNAN dedenin önüne atladım. Şaşkınlık içinde beni izleyen diğer atlıların bakışları içinde GUNAN dedenin atının yularına sarıldım. Ne olduğunu oda anlamamıştı. Kendilerinde yiyecek bir şeyler istediğim düşüncesiyle olacak ki Çerkesçe;

       -Ne istiyorsun oğlum. Simit ve şeker yok. Ama şehir ekmeği var. Ondan vereyim mi? diye seslendi. Hem konuşuyor. Hem de yürüyordu. Bende sıkı sıkıya tuttuğum atının yularını hiç bırakmıyordum. Ne istediğimi ona Çerkesçe olarak iletmeye çalışıyordum. Bağıra bağıra soruyordum;

       -Murat dedem nasıl öldü? bana anlat. Gunan dedenin renginin sarardığını ve nefesinin kesildiğini abartısız söylebilirim. Atlılardan ayrılıdı ve atından indi. Yuları elimden aldı. Diğerlerine -Siz gidin-gibisine başını sağ omuzuna doğru eğdi. Yoldan saptı. Çayırlık bir yerde durdu ve atının yularınıda sıkı sıkıya tutuyordu. Gözleime derin derin baktı. Tek gözü çok açık değildi. Açılıp kapanıyordu. Hiç unutamıyorum. O yarı açık gözünüde tamamen açıldığı anı.Sanki yarı kör olan gözü tekrar hayat bulmuştu. İki gözüde canlı  ve diriydi. Birkaç dakika öylesine baka kaldı. Kim bilir içinden ' Bu küçücük çocuk dedesinin nasıl öldüğünü ne yapacak' mı diyordu. Veyahut o acılı günleri tekrar mı yaşıyordu? Bilemiyorum.Sonra başladı anlatmaya; (Tabi Çerkesçe)

       -Aynı tarih ve günlerde bu beş köyden yetmişbeş delikanlı birlikte Merzifon'a     ve oradan da Amasya'ya gittik.Bizm gibi diğer türk köylerinden de ghençler vardı.Çok kalabalıktık.Herkes korku ve telaş içinde idi.Elbiselerimiz yırtık ve yamalıydı.Yiyecekler yok denilecek kadar azdı.Hemen hemen hekesin elinde çeşitli renkte bezlere sarılı azıkları ve yollukları vardı.Benimde kurutulmuş et ve peynirim vardı.Diğerlerini bilmiyorum.Anababa günüydü.Kimse kimseyle ilgilenmiyordu.Çünkü can pazarıydı.Nereye gittiğimizi,niçin gittiğimizi ve ne zaman döneceğimizi bilmiyorduk.İsim isim ayırdılar.Kara vagonlara doldurdular.Tek cümle dolaşıyordu.''Ruslarla şavaşa gidiyoruz''O Ruslar nerede bilen yoktu.

         Yolculuğumuz kaç gün kaç gece sürdü hatırlamıyorum.Köyden birlikte çıktığımız bunca insan(yetmişbeş kişi)nerede.

Sadece deden ben ve orta köyden birkaç kişiden başka kimseyi göremiyordum.Diğerleri belki de başka bir vagonda idiler.Kars'a daha doğrusu Sarıkamış'a geldiğimizi söylediler.Nevarki vakit gece olduğu için, değil geldiğimiz yeri,birbirimizi bile göremiyorduk.Çok sessiz olmamız gerektiğini fısıldaşıyoduk.

Sonra sabah oldu.Vgonlardan indirildik.Toplu halde eski bir kışlaya doldurulduk.O anda hastalananlar,bayılıp yere düşenler,açlıktan yürüyemeyenler vardı.Gene dedeni şöyle bir gördüm.Knuşmadık.Sadece bakışdık.Ama anladım ki çok yorgundu.Yüzüde oldukca solgundu.Bir gün Sarıkamışta,o eski binada bekletildik.Akşama doğru yani karanlık basınca bizleri gruplara ayırdılar.İisim okumak falan değil.Sayarak,yedişer,onar gruplar halinde,şimdi ismini hataırlayamadığım bir köyün içinden dağlara doğru koyulduk.Hava çok soğuktu.Karakıştı.Önümüzde kürek yüklü katırlar vardı sadece iki kişinin yan yana yürüyebileceği dar bir patika açabiliyorlardı.Ağır aksak yolumuza devam ediyorduk.Arada yüksek bir sesle''Hiç kimse birşey yemesin ve içmesin''Emrini alıyoduk.Kimse kimseyi tanımıyor ve hiç kimse bir biri ile konuşmiyodu.Akşama kadar yürüdük.Çok az olmak üzere dinleniyoduk.Önümüzde yürüyen birkaç askerin yere düştüğünü gördüm.Onlarla kimse ilgilenmiyordu. Ne olduklarınıda bilen yok. Akşama doğru ulaştığımız bir yerde çadırların kurulacağına dair bir emir verildi. Her birimiz kurulacak çadırlar için görev aldık. Zar zor çadırlar kuruldu. Ama sadece kuru bir çadır. İçi kar dolu.Ellerimiz soğuktan tutmaz halde. Ben kendimi bir çadırın içine attım. Dağarcığımın içinde kurutulmuş peynir ve et vardı. Onlardan bir parça yedim. Sabaha kadar yarı uykulu, yarı uyanık yattım. Çadırdan dışarı çıktığımızda dedeni bir başka çadırın önünde yere eğilmiş çoraplarını düzeltirken gördüm. Yanına gittim.Çok bitkindi. Açtı ve hastaydı.Ona biraz peynir ve et vermek istedimsede almadı Sonra ayrıldık. Bir daha göremedim. Duydum ki bir gece soğuktan donmuş, yani ölmüş. GUNAN dedenin anlattıklarını nefes almadan dinledim. GUNAN dede kalktı ve atı ile birlikte köye doğru yürüdü. Bense oturduğum yerden sadece onun nasıl sağ kaldığının yanıtını verebilecek dedenin hayali içinde dala kaldım.

 

 

              Kitap bir birinden etkileyici yaşanmış öykülerle devam ediyor.Okurken bitirmeden brkamadım.Zaman zaman duygulandım.(Laf aramızda ağladım da)Emeğine,kalemine ve yüreğine sağlık Ali  Abi.Ayrıca hediye ettiğin değerli kıtapları kütüphaneme kazandırdığın ve değerli kültür adamımız Hafiste Muhamet gibi değerli insanımızın var olduğunu bilmemize vesile olduğun için teşekkürler Ali Abi.

             Ben Ali abi ile 2000 yılında Ankara da Kafkas derneğinin Şube başkanları toplantısında tanışdım.Okadar sevmiştim ki gönül bağım hiç gevşemedi.Geçen hafta yeğenım Mahmut ün düğününe davet ettim.Teşrif ederek Beni onulandırdı.İnternet sitsini bu vesile ile buldum.Çok yararlanacama kesin inanıyorum.Tekrar  teşekkürler Ali Abi.Saygılar sunuyorum.

 

 

 

 

 

5. YAZI - KİŞİLİK

 

Sınıf, öğrencilerin gürültü patırtısı ile sallanırken, sert görünümlü hoca kapıda beliriyor. Sınıfa bir bakış atıp kürsüye geçiyor. Tebeşirle tahtaya kocaman bir (1) rakamı çiziyor. "Bakın!" diyor. "Bu kişiliktir. Hayatta sahip olabileceğiniz en değerli şey..." Sonra 1'in yanına bir sıfır (0) koyuyor: "Bu başarıdır. Başarılı bir kişilik 1'i 10 yapar. Bir sıfır daha... Bu, tecrübedir. 10 iken 100 olursunuz." Sıfırlar böyle uzayıp gidiyor: Yetenek... Disiplin... Eklenen her yeni sıfırın, kişiliği 10 kat zenginleştirdiğini anlatıyor hoca... Sonra eline silgiyi alıp en baştaki 1'i siliyor. Ve Sözünü şu şekilde bitiriyor : "Kişiliğiniz yoksa, diğerleri hiçtir!"

 

Bu denli önemli kişiliğin ne olduğunu Alexis Carrel in kaleminden paylaşmaya ne dersiniz?

KİŞİLİK

"Uygarlığın son gayesi insan kişiliğinin gelişmesidir."

Alexis Carrel

İnsanın,  ilgi, yetenek, tutum, davranış, dış görünüş gibi düşünsel ya da fiziksel özellikler bütününü kişilik olarak tanımlayabiliriz. İnsan yaşamının her evresini kapsayan tüm faaliyetler kişiliğin etki alanına girerken, kişilik de faaliyetlerin etki alanında önemli ölçüde yer tutmaktadır. Faaliyetleri, yaşamı oluşturan unsurlar bütünü olarak ele aldığımızda, yaşamı yönlendiren birincil öğe konumuna insanın kişiliğini getirebiliriz. Kişiliğin gelişimi ve değişimi, kişinin içinde yer aldığı her türlü fiziksel, ruhsal ve duygusal oluşumlarla bağlantılı olarak çeşitli zaman birimleri içerisinde şekillenecektir. Bu oluşumlar, bir takım kişilik özelliklerinin ortaya çıkmasını destekleyici, bir kısım özellikleri de geri planda bırakıcı nitelikte olabilir.

Fransız yazar Alphonse Karr şöyle söylemiştir. " Herkesin üç kişiliği vardır: Ortaya çıkardığı, sahip olduğu, sahip olduğunu sandığı." Bu kişilikler, zamana, mekana çeşitli koşullara bağlı olarak, birey tarafından bilinçli ya da tamamen bilinç dışı sergilenen davranış ve tutumlarla kendini ortaya koyar. Bireyin sahip olduğu kişiliğin müdahale edilebilen ve edilemeyen yanları vardır. Eğitimin kişilik gelişimi üzerine etkisi tartışılmaz bir olgudur. Genetik faktörler değiştirilemez fakat beceri ve dış görünüş gibi genetik faktörlerle ilintili özellikler yönlendirilip, geliştirilebilir. Önemli olan nokta, kişinin gelişime en açık olduğu dönemde eğitime başlanmalı ve sistematik bir program uygulanmalıdır. Eğitim sürecinde bireye sadece bir şeyler öğretmek yeterli değildir, bu eğitimin sürekliliğinin sağlanabilmesi için, öğrenmeyi de öğretmek gereklidir ki, bireyin hayatının her aşamasını kaplamalı, yaşantısıyla iç içe devam edebilecek nitelikte olmalıdır. Kişi zamanla bu eğitim ve gelişimin gerekliliğini benimsemeli ve kendi kendini eğitmeyi öğrenebilecek seviyeye gelmelidir. Bireyin kendini tanıması da bu sürece katkıda bulunacak önemli bir faktördür. Hatta bireyin eğitimi ve gelişimine fayda sağlayacak en büyük etken yine bireyin kendisidir.

Kişilik, bireyin kim olduğu sorusunun karşılığı olup; neyi, nasıl yapacağının, karşılaşacağı olaylara nasıl tepkiler vereceğinin, insanlarla olan ilişkilerinin ve çevresini nasıl değerlendireceğinin genel bir görüntüsüdür. Birey kendisini yeterli ölçüde tanıdığı ve çevresinde bulunan insanlar onun hakkında bilgi sahibi olduğu takdirde gelişim süreci birey açısından daha verimli bir hale getirilmiş olur. Bireye nasıl bir kişiliğe sahip olmak istediği sorulduğun da alınan cevap, dışarıdan bir gözlemcinin algıladığı kişilik özelliklerine benzer yanlar taşıyorsa ya kişi "ne olduğunu" biliyor, ya da "ne olmak istediğini" biliyordur. Çevresine yansıttığı ya da yansıtmadığı davranışları ile tanımlanan kişiliği, kendi bilinci doğrultusunda olabilir, bilinci dışında da gerçekleşebilir.

Bireyin kişilik gelişimine yardımcı olacak birincil faktörler kişinin en yakın çevresi ve içinde bulunduğu koşullardır. Çevreyi ve koşulları birey için uygun hale getirmek her zaman mümkün olmayacağı için, kişiye sahip olduğu koşullar doğrultusunda bir gelişim süreci sunulmalıdır. Ancak bu sürecin başlayacağı zaman dilimi de çok büyük önem taşımaktadır. Çocuklukta verilmeye başlanan bir eğitim ile daha ileri de, gençlik yıllarında verilmeye başlanan eğitim arasında içeriksel ve süreçsel farklılıklar olacağı gibi, alınan sonuçlarda da büyük farklılıklar olacaktır. Yaş ilerledikçe kişilik oturmaya başlar ve değiştirilebilir yanları hızla azalır. Değiştirilmek için çok geç kalınmış yanlış kişilik özelliklerini ısrarla değiştirmeye çalışmak o kişiye hiçbir fayda sağlamaz, aksine kişilik bozukluklarına yol açar. Erken müdahale her zaman daha yapıcı sonuçlar verir.

Gelişmiş toplumlara baktığımızda bireyselleşmenin çok önemli hale geldiğini görüyoruz. Kişiliklerini sağlıklı bir şekilde tamamlamayı başarabilen bireyler kendi kendilerini yönetebilecek düzeye gelirler ve bu seviyedeki insanların çokluğu toplumun da sağlıklı gelişimine büyük ölçüde katkı sağlar.

 

 

 

 

 

 

 

4. Yazı

 

EMPATİ

 

Meşhur Nasrettin Hoca fıkrasıdır. Hoca merhum, bir gün çatısını aktarırken dengesini kaybederek yere düşer. Tüm köy halkı başına toplanır. Her kafadan bir ses çıkmaya başlar. Herkes kendine göre duruma bir çare bulmaya çalışır.

Kimi Hoca'ya kıpırdamadan yatmasını salık verir, kimi de doktor aramaya koyulur. Tam bu sırada, çektiği acıdan olsa gerek, hayli öfkeli bir şekilde söylenen Nasrettin Hoca'nın gür sesi ortalığı çınlatır: "Bırakın doktor aramayı yahu. Bana damdan düşen birini getirin. Benim halimden en iyi o anlar."

Biz insanlar sosyal bir varlık olarak belirli bir toplumsal sistemin içerisinde yaşantımızı sürdürürüz. Tek başımıza değilizdir. Sokağa çıktığımızda, herhangi bir toplu taşıma aracına bindiğimizde ya da herhangi bir temel ihtiyacımızı gidermek istediğimizde başka insanlarla ya da insan topluluklarıyla iletişim kurmamız gerekir. Bazı zamanlarda bir gereklik olmadan yalnız kalmamak, fikir ve duygularımızı paylaşmak ya da manevi anlamda bir dayanak noktası edinmek için farklı kişilerle, değişik biçim ve yöntemlerle diyaloglar kurarız. Bu diyalog süreçleri bazen istediğimiz gibi sonuçlanır. Tezgâhtarla yapmış olduğumuz pazarlık sonucu vitrinde duran şık gömleği etiket fiyatının daha altına satın alırız mesela. Yahut canımızı çok sıkan bir sorunumuzu en yakın arkadaşımızla paylaşıp rahatlarız. İş yerinde uğradığımız bir haksızlık, patronumuza konuyu anlatmamızla çözüm bulur Bazen de işler tersine döner. Kapısından içeri Allah'ın selamıyla süzüldüğümüz mahallemizin kırtasiyecisi bizden yana bakmaz olur. Yarın çok zor bir sınava giriyor olmamız aynı odayı paylaştığımız kardeşimizin erkenden uyuyabilmemiz için ışıkları söndürmesine kafi gelmez. Bizim için çok önemli olan bir konuda menfi şeyler düşünen can dostumuzu ikna etmemiz mümkün olmuyordur. İçimizi bir sıkıntı kaplar. İnsanlarla doğru bir şekilde iletişim kuramadığımızı düşünmeye başlarız. Oysa...

Her dağın kendine göre bir karı var derler. Evet, Ahmet Ağabey selamımızı almamıştır. Çünkü üç gün önce düşüp kolunu kıran ve olayın vahametinden dolayı hala hastanede gözetim altında tutulan sekiz yaşındaki kızındadır aklı. Kardeşimiz lambayı kapatmaz. Bir gün sonra onun da başka önemli bir sınavı vardır ve hala ders çalışmaktadır. Dostumuzu bizimle aynı doğrultuda düşünmeye ikna edemeyiz. Bize fayda getiren, katma değer sağlayan gelişme onun için son derece olumsuz bir durumdur ve maalesef sıkıntılı sonuçlara gebedir. Velhasıl, iletişim kurma çabamız başarılı olamamıştır, çünkü karşımızdakiyle aynı duygu ve düşünce düzleminde buluşamamış, içinde bulunduğu durumu gözeterek, mesajlarımızı ona anlayacağı ve kabul edebileceği bir ifade tarzıyla aktaramamışızdır. Ve bir iletişim sürecinin bu şekilde olumsuz bir etkileşimle noktalanması gerçekten büyük bir talihsizliktir.

Halbuki karşımızdakini anlamaya çalışsak, dünyaya bakış açısını ve hayat felsefesini göz önünde bulundurarak mesajlar oluştursak, bu mesajları iletirken ruhsal durumunu ve fiziksel ortamın müsaitliğini ve muhatabımızın kişisel önceliklerini hesaba katsak eminim çok daha efektif ve pozitif sonuçları olan iletişim süreçlerinin mimarı oluruz.

Buraya kadar üzerinde durduğumuz şeylerin basit bir muhasebesini yaptığımızda anlamak filinin son derece ön plana çıktığını görüyoruz. İletişim kurmak istediğimiz insanı öncelikle tanımaya daha sonra da onu anlamaya çalışcağız. Karşımızdakini anlamak... Ama nasıl? Empati kurarak. Peki empati nedir?

Empati akademik tanımıyla, bir kişinin kendisini karşısındaki kişinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısıyla bakması, o kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlaması, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecidir. Bu süreç empatinin tanımından da anlaşılabileceği gibi üç temel öğeden oluşur:

1.Empati kuracak kişi kendisini karşısındakinin yerine koymalı, olaylara onun bakış açısıyla bakmalıdır. Her insan dünyaya, kendine özgü bir bakış tarzıyla bakar. Eğer bir insanı anlamak istiyorsak, dünyaya onun bakış tarzıyla bakmalı, gerçekleştirmek için de empati kurmak istediğimiz kişinin rolüne girmeli, onun yerine geçerek adeta olayları onun gözlüklerinin gerisinden değerlendirmeliyiz. Karşımızdaki kişinin yerine geçip empati kurduktan sonra o kişinin rolünde kısa bir süre kalmalı, daha sonra da bu rolden çıkarak kendi rolümüze geçebilmeliyiz. Bunu yapamazsak empati kurmuş sayılmayız. Unutmayalım ki karşımızdaki ile özdeşim kurmak (ona benzemek) ya da ona sempati duymak, empatiden farklı şeylerdir.

2.Empati kurmuş sayılmamız için, karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamamız gereklidir. Karşımızdakinin yalnızca duygularını veya yalnızca düşüncelerini anlamış olmak yeterli değildir. Hem duygularını, hem de düşüncelerini doğru bir şekilde algılamamız gerekir.

3.Empati tanımındaki son öğe ise, empati kuran kişinin zihninde oluşan empatik anlayışın, karşıdaki kişiye iletilmesi davranışıdır. Karşımızdaki kişinin duygularını ve düşüncelerini tam olarak anlasak bile eğer anladığımızı ifade etmezsek empati kurma sürecini tamamlamış sayılmayız.

Küçükken annemin bana anlattığı bir masal vardı. Severek dinlerdim. Şimdi düşünüyorum da empati kavramının önemini idrak edebilmek açısından güzel bir örnek teşkil ediyor. Şöyle ki; çok eski zamanların birinde göğsü kınalı bir serçe varmış. Gök gürlediği zamanlar tir tir titreyerek yere yatar, gök yıkılmasın diye de ayaklarını havaya kaldırırmış. Bir yandan da "korkumdan kırk kantar yağım eridi" diye söylenirmiş. Bir gün koyunlarını otlatan bir çoban demiş ki: "Sen kendin beş dirhem gelmezsin; nasıl oluyor da kırk kantar yağın eriyor?" Bunun üzerine serçe şu cevabı vermiş: Herkesin kendine göre dirhemi, kantarı var; siz ne anlarsınız."

Şu ana kadar empati kavramına iletişim bilimi penceresinden baktık. Aslında işin maneviyat kısmına kafa yorduğumuzda dinimizin de bu olguya çok önem verdiğini görürüz. Örneğin oruç ibadeti hali vakti yerinde olanların fakir, yiyecek ekmek, içecek su bulamayan biçare insanları anlamaları ve onlara yardımda bulunmak üzere harekete geçmeleri için önemli bir fırsattır. İnançlı insanların yaşadığı sıkıntıları yüreğinde hisseden, kendini onların yerine koyarak ruhunda hissettiği derin ıstıraplarla gözyaşı döken Üstadımız Bediüzzaman da empati noktasında çağdaşlarının fersah fersah önünde yer almış, toplumun her tabakasıyla, o tabakada yer alan bireylerin anlayabileceği şekilde diyalog kurarak insanları doğru yola iletmiş ve bu nedenlerden ötürü iletişim anlamında da asrının en iyisi olduğunu tüm insanlık alemine göstermiştir.

Tekrar konunun kişilerarası iletişim boyutuna geri dönecek olursak son söz olarak empatinin bu alan için çok önemli bir kavram olduğunu söyleyebiliriz. Amaç doğru iletişim kurmak, mesajları doğru bir şekilde iletmek, karşısındakini etkilemekse, kısa bir süre de olsa kendimizi başkasının yerine koyarak bir müddet olaylara onun penceresinden bakmamız, iletişimimizi güçlendiren, pozitif diyalog köprüleri kurmamızı sağlayan etkili bir yöntem olarak hafızalarımızda yer edecektir.

Elbette burada empati kurabilmek için yüksek sosyal zekaya da sahip olmak gerektiğini vurgulamak gerekir. "Sosyal zekâ nedir?" diye soracak olursanız, bu da bir diğer yazımızın konu başlığı olsun.

 

Bu yazı Genç Yaklaşım Dergisinden alınmıştır.  Değerli hemşehrilerimle paylaşmak istedim...

 

Necat DÜZCAN

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3. YAZI

 

İLETİŞİM

 

Orta bük köylü her yaştaki sevgili gençler MERHABA

           Ben dün köyden geldim.Malum köyümüzde internet yok.  Bugün köyümüzün taşrada bulunan her yaştaki gençler  ile dertleşmek, sohbet etmek, esiklerin deyimi ile hasbıhal etmek istiyorum. Ancak başında oturduğum bilgisayarı kullanmakta zorladığımı görünce erken dünyaya geldiğimi düşündüm. Tıpkı Biz hemşherler olarak iletişim kurmakta zorluk çektiğimiz  gibi bilgisayarımla iletişim kurmakta zorlanıyorum. Ama bunu aşacağıma inancım tamdır.

 

           Gerek köyde, gerek Merzifon da ve gerek taşrada yaşayan hemşerilerimize bakıyorum da bir iletişim eksikliğinin olduğunu düşünüyorum. Bu eksikliğin nedeni ise birbirimizi iyi tanımayışımızdan kaynaklandığı kanisideyim.Bir araya gelenlerimiz de sanki mahrem imiş gibi birbirimize birbirimizi ne soruyor,ne de anlatıyoruz.Şunu Şahsen anladım ki kardeşlerim dahi  haklı olarak Beni tanımıyor, bu yaşa kadar neler yaşadığımı.ne işlerle iştigal ettiğimi bilmediklerini anlamış bulunuyorum.Öyle ise önce Cenubu Allahın daha sonra teknolojinin Bizlere sunduğu ve H.İbrahim kardeşimizin büyük bir özveri ile emek vererek istifademize sunduğu siteden faydalanarak birbirimizi tanımak gerektiğini düşünüyorum.Sitedeki soy ağacı bölümü bu kapıyı aralamış bulunmaktadır.H.İbrahim kardeşimizin köyünü ve köyünün inşalarını çok sevdiğine inanıyor, kedisini bir daha tebrik ediyorum.Şayet doğru iletişim kuramaz isek,bilindiği gibi her birimiz ayrı bir yede, asimile olmama şansımız yok.Ortak paydamız köyümüz olsun.10-15 yıl kadar önce köyümüzden ve yöremizden bahsedildiği zaman(Yanne.....)diye başlayan bir cümle ile cevaplanırdı.Şükürler olsun ki O sözleri duyacağın insan bir elin parmak sayısı kadar azaldı,Ben inanıyorum doğru iletişim kurar isek gelecek nesillerimize tertemiz bir köy bırakırız.Yeter ki olumlu katkımızı esirgemeyelim.Bazı işler ekip işidir.Elbirliği,gönül birliği ile yapılır.Herkes Herkesin istifade edeceği şeylere maddi,manevi veya fikri desteğinin olması gerekir.(Sen yap da Ben sonuna kadar arkandayım)vaadleririnin  bir işe yaramadığını gördük.                                                                                       

  Yukarıda belirttiğim gibi ortak bir payda da  buluşmamız için tanışmamız, tanış olmamız gerekir.H.İbrahim kardeşimiz sitede bir köşe ayarlasın herkes  kendisinde kalmasını istediği şeyler saklı kalacak şekilde Kendini takdim etsin.Geçmişte içerisinde bulunduğum topluluklar da bunu yapardık çok faydası da olurdu.Bu önerim hanım kardeşlerimiz içinde geçeli.

 

            İşte köy halkımın deyimi ile Necatın,genelde  Necati,Resmiyette NECAT Bendeniz:

            1966 yılının ikinci yarısında köyden ayrıldığım zaman 14-15 yaşıma gelmiş olmama rağmen köydeki malum uğraşların dışında kalan zamanımı yaşıtlarımla saklambaç oynayarak geçiren,İlkokula  gidemeyen,okuma yazma dahi bilmeyen  içerisine ne koyarsan alacak boş bir aygıt gibi bir çocuktum.O zaman  İstanbul İmam Hatip Okulun da (şimdi lisesi)okuyan Kendisini minnetle ve şükranla andığım Abim Beslen DÜZENLİER Köye gelmişti.Kendisine sürekli duacı olduğum rahmetli dedem Onun yanına katarak İstanbul a . Gönderdi.Beslen Abim ve Beni yerleştirdiği Kur'an  kursundaki insanlar Beni öyle sahiplendiler ki geceleri Halk Eğitim Merkezine İlkokulu bitirme kurslarına göndererek 6 ay gibi kısa bir zamanda İlkokulu dışarıdan bitirmemi sağladılar.O insanları şükranla anıyorum.

 

           1967-1968 ders yılında Merzifon İmam Hatip Okulun a kaydımı yaptırdım. 4 yıl olan orta kısmını bitirdikten sonra  1971 yılının ikinci yarısında tekrar İstanbul a giderek  yaz tatillerinde çalışmış olduğum ve Beni evlatları gibi sahiplenen bir ailenin küçük bir imalathanesinde çalıştım.Bu ailenin .tanımış olduğu imkan sayesinde geceleri daktilo ve muhasebe kurslarına gittim.Edindiğim muhasebe bigisi yanında  çok hızlı bir daktilograf olmuştum.  İmam Hatip Okulunda okurken ailem den ayrı olarak kardeşim Asım ın desteği her türlü takdirin üzerinde dır.

 

          Ağustos  1972 de askere gittiğimde hızlı bir daktilograf  olmam sebebiyle  eğitim merkezi dışında  hep içeride çalıştım. Karargâhlarda Subayların yazılarını daktilo ederek geçti.

 

         Mart 1974 de askerden terhis olmamın hemen akabinde yine İstanbul a giderek  150-200 kişi arasında işçi çalıştıran bir konfeksiyon  atölyesinde tahsilat ve dış işleri elemanı olarak bir süre çalıştıktan sonra  başka bir şirkete muhasebe elemanı olarak girdim.Bu şirkette çalışırken evlendim ve yaşadığım filimler de rastlanabilecek bir olayın çağrıştırması üzerine  Emniyet teşkilatında polis Memuru olarak çalışmak üzere müracaat ettim. 1974 den 1977 ye kadar sosyal içerikli sayılacak işlere gelince daha son Türkiye genelin yaygınlaşmış bulunan ve Milli Türk Talebe Birliğinin misyonunu üstlenecek ve mirasını devralacak olan  Akıncılar derneğinin Şişli Şubesinin kurucu üyeliği ve muhasipliğini yaptım ve de Milli Türk Talebe Birliğinin fesih işlemlerine Şişli delegesi olarak katıldım. Dernekte en az haftada iki kez konferanslar tertipler gençlere yardımcı olamaya çalışırdık. Dernekte gençlerin istifadesine sunduğumuz kapsamlı bir kütüphane oluşturmuştuk.

 

            1977 yılında Emniyet Teşkilatına girdiğim zaman ortalıkta terör kol geziyordu. İlk girişte de oldukça tatminkâr bir maaş da almıştım. İyi bir daktilo kullanmam hasebiyle sürekli gündüz çalıştım. Bunun üzerine Beyoğlu Akşam Ticaret Lisesine kaydımı yaptırdım.1980 ihtilalı öncesi ve sonrası çok yoğun ve hareketli bir dönem içerisinde liseyi de 30 yaşından sonra bitirerek İlk defa 1966 yılında gittiğim İstanbul a 1985 yılında veda ederek yine terörün yoğun yaşandığı Mardin in ufak bir ilçesi olan Derik ilçesin e gittim. 2 yıl Derik de,6 yıl Zonguldak da,6 yılda Tokat in Turhal ilçesinde görev yaptıktan sonra  1998 yılında  emekli oldum. Meslek hayatımın  temamı karakol da adli, idari ve tahkikat kademelerinde halkla iç içe çalıştım.Bir süre de  3. kolordu da  sıkıyönetim irtibat brosunda görev yaptım.

Sevgili hemşerilerim bir süredir köyümüzün camisi ile Ahmet kardeşim ile meşkülüz, yardımcı olan herkes den ALLAH razı olsun.  Selami abımız boyasını üstlendi. Caminin içi ve dışı eksiksiz boya ve badasını yaptırdık. Eksik kalan 3 adet kapıyı da Selami Abı taktıracak. Tavanını lambri çaktırarak elektrik işini tamamladık. Geriye hayir ve şerde kullanacağımız odanın taban tahtası ve döşemesi ile minarenin boyası kaldı. Bütün bir taban halısının siparişi verildi. Muhtemelen ramazandan önce döşenecek .

           Sevgili hemşerilerim inanın bir yıl daha geçmiş olsaydı camimiz sitede gördüğünüz yıkılmaya yüz tutmuş ve yıkılmış evlere benzeyecekti. Katkısı olanlardan  Allah razı olsun.Çok geç de olsa  bizim kuşak (yaşıtlarımız,Ağabeylerimiz ve maddi destek veren birkaç genç ile)yıkılmaktan kurtarıldı.Köyümüze yabacılar tuvaleti ve şadırvanı kullanırken eziklik duymuyoruz. Sitemizi onlarca genç köylümüzün ziyaret ettiğini biliyorum. Gençlerimizin % 100 e yakınının da köyünü sevdiğini de biliyorum. Haaaaaaaydı gençler köyümüze ilgi duyalım. İnsaniyetsizliğin tek geçerli kuralı var o da İLGİSİZLİKTİR, Bu Bizlere yakışmıyor. Ben köyümüzde bulunan ve yetersiz olan çeşmelerin fotoğraflarını çekerek H.İbrahim kardeşime gönderdim, sitede bulunuyor. Bu konuda 2kişi fikrini beyan etti o kadar. Gençler herkes görüşünü özgürce beyan etsin. Bilimsel olmak sorunda değilsiniz. Bakın Ben  yüreğimden gelenleri Sizlerle paylaşıyorum. Bir çoğunuzun malumudur,köyümüze bir gölet yapıldı.Bitimini müteakip belediye park ve bahçeler müdürlüğüne bir piknik alanı projesi hazırlattım.Arzu eden herkesle paylaşmak için gönderebilirim,veya sitemizde yayınlanırsa herkes fikrini beyan ede r.

             Daha çoooook yazmak içimden geliyor ama çok uzun oldu. Gençler Bizim kuşağın yaptığı gibi köye ilgisiz kalmayın. Dünya ve her şey hareket Halinde, Beklemenin, bir birimize nabza göre şerbet verme felsefesi ile zaman kaybetmenin bir anlamı yoooooook

   .         İnsan sevgisi ile,memleket sevgisi ile dolu bir genç neslin  var olduğunu UMUT  ederek saygılar sunuyorum....

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2. YAzı

 

S.S Ortabuk Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Yönetim Kurulu Çalışma Raporu

 

 

 

             S.S ORTABÜK TARIMSAL KALKINMA KOOPERATİFİ

                        YÖNETİM KURULU ÇALIŞMA RAPORU

 

      Sayın ortaklarımız genel kurul toplantısına hoş geldiniz.

        Bildiğiniz gibi bugün burada 4. olağan genel kurul toplantısını yapmak üzere toplanmış bulunuyoruz. Bugün gelinen noktada ortaklık anlayışımız, bunun sonucu olan yönetim anlayışımızın gözden geçirilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Kuruluş amacımız olan köyümüzün merasını değerlendirmek, köyümüz halkından birileri ev yerini, arazisini satacak olursa kooperatif adına alma, köyümüzün imarı ve gelişmesi için birtakım harcamaları yapabileceğimiz noktaya gelinmiş bulunmaktadır. Şuan itibariyle kooperatif tesisi ihtiyaca cevap vermemektedir. Ahırımız 45 baş hayvana cevap verebilmekte, ancak bugün 15 adedi buzağı olmak üzere 65 baş hayvanımız bulunmaktadır. İlk kuruluş toplantımızda ifade edildiği çerçevede yürütecek isek ek ahır ve kuruluk inşa etmek durumundayız. Bunun için kış girmeden önce satmak mecburiyetinde olduğumuz 15 baş kadar hayvanın satılması sonucu elde edilen kaynakla yapabiliriz. İster sezonluk yani ilkbaharda almak suretiyle kışın satılsın, ister bu şekilde devam etsin her iki durumda da ahırımızın içi bölümü yeniden hayvan yetiştirmeye uygun hale getirmek ve ayrıca bir kuruluk yapmak mecburiyetindeyiz. Aksi takdirde mevcut tesisle 12 ay süre ile bakıcı ve hayvanların yiyeceklerini karşılayarak sürdürme imkânı bulunmamaktadır. Bazı ortaklarımızda bundan sonra aidat toplanmaması gerektiğini ifade eder duruma gelmişlerdir. Şayet yukarıda izaha çalıştığımız gibi yeniden ahır düzenlenerek en azından bir kuruluk yapıldığı takdirde 2011 yılında kendi kendini finanse edecek duruma geleceğini aidat toplama sorununun ortadan kalkabileceği kanaatindeyiz. Bizler yönetim olarak kuruluş esnasında herkesin tereddütsüz dile getirdiği aidatların geri dönüşünü beklemeden köyümüz için kullanacağız şeklindeki sözlü taahhütlere güvenerek bugüne kadar karşılıksız yürütme gayretinde olduk ve olma ya da devam ederiz. Ancak bazı ortaklarımızın birebir olduğumuz zaman dile getirdiği ayrılır isem yatırmış olduğum aidatlarımı geri isterim şeklindeki beyanları bizler yani yönetime ve yönetimde görevli olan arkadaşlar olarak aldatılmış kanaatini uyandırmakta ve ileriye dönük plan ve proje üretmeye engel olmaktadır.

       Eğer ayrılmak zorunda olan ortaklarımıza kanunların ve tüzüğümüzün müsaade ettiği ölçüde hak iadesini yaparak yolumuza devam edelim der iseniz ahırda gerekli tadilatı kış girmeden önce satacağımız mallardan elde edeceğimiz nakitle yaparız veya kışın hayvan bırakmadan hayvanları satacak olur isek yine aynı tadilat ve kuruluk yaptırmak durumundayız.

       Bildiğiniz gibi kooperatifimizin resmiyet kazanmadan önce ve resmiyet kazandıktan sonra olmak üzere iki aşaması bulunmaktadır.

       Birinci aşama 01 07 2000 tarihinde başlamış, 01 05 2005 tarihine kadar yani 4 yıl 11 ay devam etmiştir. Bu zaman zarfında bugünün parası ile 13 000 00 TL aidat ve sermaye olarak toplanmıştır. Bu miktar önce kişi başına, sonra süre olan 59 aya bölündüğü zaman aylık 6.60 KRŞ olduğu anlaşılmaktadır. Bu kadar küçük meblağın iadesini isteyerek (ben şu kadar senedir para ödüyorum, ayrılır isem paramın tamamını alırım.) diyen ortaklarımızla uzun soluklu kooperatifi yürütme güçlüğünün olabileceğini sizlerde takdir edersiniz. Resmiyet kazanmadan önce kooperatifi yönetmekte olan arkadaşlar 13 000 00 TL ile bugün rayiç bedeli 70 000 00 TL olan gayrimenkulün yerini satın alma ve bu yere 200 metrekare ahır ihtiyaca cevap verecek büyüklükte samanlık ve tahmini 80,90 metrekare betonarme çoban evi yaptırma maharetini göstermişlerdir. Özverileri her türlü takdirin üzerindedir. Kendilerine yönetim olarak şükranlarımız sunuyoruz.

      İkinci aşaması olan resmiyet kazandırılmasından sonra 24 05 2005 tarihinde kuruluş genel kurulumuz yapılmış ilk yıl olan 2005 in sonu ve 2006nın ilk ayları kuruluş aşaması ve kooperatifin bulunduğu arazinin tapu ve tapu üzerinde cins  değişikliği yapılması sorunları ile uğraşılmış 2006 yılı mart ve nisan aylarında 33 ortaktan beşer yüz TL olmak üzere 16 500 TL hayvan alımı için toplanarak mevcut nakdide ekleyerek 2006 Mayıs ayında 31 adet tosun alınmış aynı yıl eylül ayında 2 zayiatla 29 adet tosun satılarak elde edilen nakitle damızlık hayvan alınarak faaliyetimizi bugüne kadar sürdürdük. 2005 yılının son 8 ayında 10 tl.2006 yılında l5 tl.2007 ve 2008 yıllarında ise 20 tl. aidat toplanmıştı.2008 yılı sonu itibariyle aidat borcu olan bulunmamaktadır.

       Bugün itibariyle 15 i buzağı olmak üzere yukarıda belirttiği gibi 65 baş hayvan mevcuttur. Eğer devam edecek isek ortaklığını sürdürmek istemeyen ortaklarımıza kanuni ve tüzüğün hükümleri çerçevesinde haklarını iade ederek, ortaklık ve yönetim anlayışında köklü değişiklikler yapmak suretiyle sürdürmek durumdayız. Kooperatifi geliştirerek köyümüzün geleceği adına sürdürmenin boynumuzun borcu olduğu kanaatini taşıyor yönetim olarak saygılar sunuyoruz. 

 

 

 

                                                                            S.S.Ortabük Tarımsal Kooperatifi

                                                                                      Yönetim Kurulu



DİĞER YAZILAR